Dün; yıllardır tanıdığım, 75-80 yaşlarında, ömrünün büyük bölümünü köyünde geçirmiş çok değerli bir büyüğümüzle telefonda sohbet ettim. Hâlini hatırını sordum; ahde vefa borcumuzu yerine getirmek, gönlünü almak istedim.
Bir süre sonra bana:
“Evladım, sen ne iş yapıyordun?” diye sordu.
İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptığımı, yıllardır insan kaynakları alanında çalıştığımı anlattım. Sonra bana öyle bir işe alım hikâyesi anlattı ki… İnanın, yıllardır bu mesleğin içinde olan biri olarak bir kez daha düşündüm: Bazen en iyi İK dersini, İK eğitimi almamış bir insan verebilir.
“Evladım, Bir Adam Eleman Alacakmış…”
Vaktiyle bir iş insanı, iş yerine bir eleman almak istemiş. Gerekli duyurular yapılmış, işe alınacak kişi için başvurular başlamış. Derken yaklaşık 50 kişi iş yerine gelmiş; hepsi sırayla görüşmeye alınacakmış.
Ama işverenin kimsenin bilmediği bir yöntemi varmış. İş yerinin giriş kapısından itibaren adayları izliyormuş.
Fabrikanın bahçesine girildiğinde, idari binaya giden yolun üzerinde büyükçe bir su birikintisi varmış; hemen yanında da bir mazgal… Fakat mazgalın üzeri özellikle yaprak, dal ve naylon parçalarıyla kapatılmış; su tahliye olmuyor, insanlar su birikintisinin içinden veya kenarından geçmek zorunda kalıyormuş.
Biraz ileride, patika yolun üzerine yaklaşık birer metre aralıklarla birkaç taş bırakılmış. Adayların görebileceği bir yerde, boş bir odanın iki lambası açık bırakılmış; odada kimse yok. Biraz ileride başka bir odanın penceresi açık; o gün hafif yağmur yağıyor, içeriye su sıçrıyor ve parkeler ıslanıyor.
Ve işveren, bütün bunları görebileceği bir yerde oturup adayları izliyormuş.
50 Kişi Geldi, 50 Kişi Gitti
Adaylar sırayla iş yerine giriyor, beş-on dakika sonra çıkıyorlarmış ama kimse işe alınmıyormuş.
Sonra sıra bir delikanlıya gelmiş. Diğer adaylar kadar boylu poslu değilmiş; çok güçlü bir fiziği de yokmuş. Kendisi bile belki işe alınma ihtimalini düşük görüyormuş. Ama iş yerinin kapısından içeri adımını attığı anda…
Su birikintisini görmüş. Kendi kendine:
“Buradan insanlar geçecek. Böyle yürümeleri zor, birisi kayıp düşebilir.” demiş.
Mazgalın üzerindeki yaprakları, dalları ve naylon parçalarını temizlemiş. Mazgal açılmış, su tahliye olmuş, yol normale dönmüş.
Yürümeye devam etmiş. Biraz ileride yerdeki taşları görmüş:
“Buradan geçen birinin ayağı bu taşa takılabilir, düşüp zarar görebilir.” demiş. Taşları tek tek kaldırıp yolun kenarına bırakmış.
Sonra binaya girmiş. Boş bir odada iki lambanın yandığını görmüş; içeride kimse yok.
“Yazık… İsraf, millî servet.” diyerek lambaları söndürmüş.
İlerlediğinde başka bir odanın penceresinin açık olduğunu fark etmiş. Dışarıda yağmur çiseliyor, içeri su giriyor, parkeler ıslanıyormuş.
“Bu parkeler zarar görecek.” diyerek pencereyi kapatmış.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi görüşme odasına gelmiş. Kapıyı tıklatıp içeri girmiş. İşveren karşısındaymış; adını sormuş. Delikanlı adını söyleyince işveren:
“Tebrik ederim, işe alındın.” demiş.
Delikanlı şaşırmış:
“Beyefendi, benimle şaka mı yapıyorsunuz?”
“Hayır.”
“Peki neden ben? 50 kişi geldi; herkes beş-on dakika içeride kaldı ve çıktı, kimse işe alınmadı. Siz bana yalnızca adımı sordunuz ve işe aldınız. Neden?”
“Aslında Sen Mülakata Odada Girmedin…”
İşveren gülümsemiş:
“Sen benim karşıma şimdi gelmedin. Sen bu fabrikanın kapısından içeri adımını attığın anda mülakata girdin.”
“Su birikintisini gördün, mazgalın tıkalı olduğunu fark ettin. Kimse senden istemediği hâlde temizledin; sadece yolu açmadın, olası bir kazanın da önüne geçtin.
Sonra taşları gördün. Kimse sana ‘Bu taşları kaldır.’ demedi ama başka birinin ayağının takılabileceğini düşündün. Kendin için değil, senden sonra gelecek insan için hareket ettin.
Boş odadaki lambaları gördün. Kimse sana ‘Işığı kapat.’ demedi ama kapattın. İsrafı önledin; iş yerinin bütçesini kendi paran gibi koruyacağını gösterdin.
Yağmurun içeri girdiğini gördün. Kimse ‘Pencereyi kapat.’ demedi ama gittin kapattın. Hem iş yerinin malına zarar gelmesini hem de gereksiz bir masraf oluşmasını engelledin.
Ben bütün bunları gördüm. Sen daha benim odama girmeden önce sana birçok soru sordum ve sen tek bir kelime etmeden bütün soruları cevapladın.”
İşte İşe Alımın Asıl Sırrı
“Ben senin diplomana bakmadım. Boyuna posuna, fiziksel görünüşüne bakmadım. Sana uzun uzun kendini anlatma fırsatı bile vermedim; çünkü sen bana kendini zaten anlatmıştın: Davranışlarınla…
İş yerini sahiplendiğini, sorumluluk duygunu, tasarruf anlayışını, iş güvenliğine bakışını, başkalarını düşündüğünü ve iş yerinin malını koruduğunu gördüm. Bir problem gördüğünde şikâyet etmek yerine çözüm ürettiğini gördüm. Ve en önemlisi… Sana kimse bakmıyorken nasıl davrandığını gördüm.
Benim aradığım çalışan buydu.”
Bu Hikâye Bana Şunu Öğretti:
İnsan Kaynakları profesyonelleri olarak bazen adayın mülakatta ne anlattığına gereğinden fazla odaklanıyoruz. Öz geçmişine, diplomasına, kaç yıl deneyimi olduğuna, çalıştığı şirketlere bakıyor; sorular sorup yanıtları ölçüp tartıyoruz.
Ama belki de en can alıcı soruyu sormayı unutuyoruz:
“Bu insan, kimse onu izlemiyorken nasıl davranıyor?”
Çünkü insanın gerçek karakteri çoğu zaman süslü cümlelerinde değil, kendisinden beklenmeyen bir durumda takındığı tavırda gizlidir.
Bir aday mülakatta, “İşimi sahiplenirim.” diyebilir.
Asıl soru: Kimse söylemeden yerdeki taşı kaldırıyor mu?“Şirket kaynaklarını korurum.” diyebilir.
Asıl soru: Boş odada yanan lambayı söndürüyor mu?“İş sağlığı ve güvenliğine önem veririm.” diyebilir.
Asıl soru: Bir tehlike gördüğünde görmezden mi geliyor, yoksa ortadan kaldırmak için inisiyatif mi alıyor?“Takım arkadaşlarımı düşünürüm.” diyebilir.
Asıl soru: Kendisinden sonra gelecek kişinin ayağının takılabileceğini hesaba katıyor mu?
İşte fark tam olarak burada başlar.
İK'cı Sadece Adayı Seçmez, Davranışı Okur
Bu hikâyeyi bana anlatan değerli büyüğümüz İnsan Kaynakları eğitimi almadı. Belki işe alım metodolojilerini literatürden de öğrenmedi. Ama hayat ona çok kıymetli bir gerçeği öğretmiş: İnsanı, anlattıklarından çok yaptıkları ele verir.
Ve belki de bugün mesleğimizde hepimizin üzerinde durması gereken asıl nokta budur. Çünkü yetkin bir işe alım süreci sadece “Bu aday ne biliyor?” sorusuyla başlamaz; bazen şu soruyla şekillenir:
“Bu aday, kimse ona bakmıyorken ne yapıyor?”
Öz geçmiş bize adayın geçmişini anlatır; mülakat, kendini nasıl pazarladığını gösterir. Ama davranışlar, onun gerçekte nasıl bir insan olduğunu ortaya koyar.
Bir çalışanı gerçekten değerli kılan şey; diplomasından, unvanından ya da tecrübesinden önce şunlardır:
İş yerini kendisininmiş gibi sahiplenmesi,
Sorunu görüp anında çözüm üretmesi,
Kimse söylemeden sorumluluk alabilmesi,
Kendisinden sonra gelecek çalışma arkadaşını düşünmesi,
Ve kimse bakmıyorken bile doğru olanı yapmaktan vazgeçmemesi…
Gerçek işe alım belki de tam olarak budur: Adayın kapıdan adım attığı anda başlar ve bazen mülakat odasına hiç girmeden biter.

.jpg)
.jpg)
.jpg)